
Yukarıdaki görselin durumu abarttığını düşünüyorsanız, yazıyı sonuna kadar okumak için birçok nedeniniz var demektir. İngiltere'de okullarda çalışmaya başladığım ilk yıllarda bolca nursery, yani anaokulu deneyimi edindim. "Toddler" denilen 1–3 yaş arası çocukları da yakından gözlemleme imkânı buldum.
Yemek saati: "Ağzına iki lokma girsin" mi, "Doyunca söyler" mi?
Öğle yemeği ya da atıştırmalık vakti geldiğinde önlükleri bağlanan bu minik çocuklar kaşığı ağızlarına götüremedikçe, bir Türk anne olarak benim içim yandı. Diğer çalışanlar ise yemeğin çocuğun ağzı hariç her yere gitmesine hiç aldırış etmiyordu.

Bizde kültürel olarak "Aman ağzına iki lokma girsin, oy kuş uçtu, fil geçti, sarı kız doğurdu…" diyerek işi tamamen kendi kontrolümüze alır ve doyurmaya odaklanırız. İngiltere'de ise manzara daha çok "Çocuğun motor becerileri gelişsin, doyunca zaten söyler" şeklinde.
Hangisi doğru? Bence cevap dengede
Bu kıyaslamada taraf tutmuyorum, çünkü ancak ve ancak ikisi dengelendiğinde doğru yaklaşıma ulaşılacağı kanaatindeyim. Anne, baba ya da bir yetişkin eliyle beslenen çocuk, o yetişkine yakınlık ve minnet duyabilir; sevgisi ve saygısı artabilir. Fakat kendisine yeterince fırsat verilmeden kaşıklar ağzına boca edildiğinde her şey tersine dönebilir. Sonuçta doyduğunu anlamayan, el becerilerini çok geç kullanmaya başlayan çocuklarla karşılaşabiliriz.

Öte yandan sürekli kendi başına çabalayan çocuk, fiziksel olarak ve özgüven açısından daha önde görünebilir. Ama yetişkinlerden yeterince destek görmediğini hissederse güven ve şefkat duygusundan yeterince beslenemeyebilir. Burada bazı çocukların, sırtlarına şefkatle dokunulduğunda bile irkildiğine tanık oldum. Elbette bunun pek çok farklı nedeni olabilir. Yine de bu gözlem bana, bağımsızlık ile şefkatin birbirinin alternatifi değil, tamamlayıcısı olması gerektiğini düşündürüyor.
Tuvalet eğitimi: Kendi başına, kendi hızında
Bu durum yalnızca yeme içme becerileriyle sınırlı değil tabii ki. Tuvalet eğitimine başlayan çocuklar da mini tuvaletlere kendileri gidiyor. Tuvaletten çıktıklarında, Paris Moda Haftası'nın garip modelleri gibi kayık donlarıyla oyuna devam ediyorlar. Çalışanlar da çoğu zaman hemen müdahale etmiyor; amaç, çocuğun kendi başına halletmeyi denemesi. Eminim bizim anaokullarımızda da bireysellik teşvik ediliyordur, ancak burada bu süreç çok daha küçük yaşta başlıyor.
Aslında bu bir tesadüf değil. İngiltere'de 0–5 yaş eğitimi, EYFS (Early Years Foundation Stage) adlı ulusal bir çerçeveye göre yürütülüyor. Çocukların Reception sınıfının sonunda ulaşması beklenen hedeflerden biri de "Managing Self", yani kendini idare etmek. Bu hedef; tuvalet, giyinme ve temizlik gibi temel ihtiyaçları kendi başına karşılayabilmeyi kapsıyor. Kısacası nursery çalışanlarının bize "aldırmazlık" gibi görünen tavrı, aslında bilinçli bir pedagojik tercih.
Konuşma dili: Çocuğa birey gibi yaklaşmak

Özgürlük ve bireyselleşmede kullanılan dil ve tarz da önemli yer tutuyor. Çocuklarla konuşurken ses tonunu değiştirmek, kedi köpek olup garip hallere girmek yerine, karşıdakinin bir birey olduğu bilinciyle ve seçimlerine saygı gösterilerek yaklaşılıyor. "Hadi seninle kovalamaca oynayalım" yerine "Şimdi ne yapmak istersin?" deniyor; gerekirse belli seçenekler arasından seçim yapması isteniyor. Her şeye müdahale etmek yerine, çocuğun gerektiğinde hata yaparak ve gözlemleyerek öğrenmesine imkân veriliyor. "Önce" ve "sonra" kalıplarını anlamalarına da özen gösteriliyor.
Parktan ayrılmak: Önceden haber vermenin gücü
Parkta oyun süresi dolmadan 10 dakika önce "Biraz daha oynayacağız, sonra gideceğiz" diye önceden hazırlık yapılıyor. Böylece "sözümü dinlemiyor" yerine, çocukça konuşmadan ama çocuğun anlayacağı dilde bir anlaşma sağlanıyor. Sokakta bağırıp çağırarak anne babasını bizim tabirimizle "rezil eden" çocuğa burada neredeyse hiç rastlamıyorum. Parka tabletini getiren ya da yemek masasında anne babasının telefonunu kurcalayan çocuk da pek yok. Onlarla yetişkin gibi iletişim kurulduğu için paylaşılan ortamın doğal bir parçası olabiliyorlar.
"Önce kendin dene"
Bunun gibi birçok konuda İngiliz ebeveynler "önce kendin dene" yaklaşımıyla bireyselliği ön plana çıkarıyor. Bizden farkları, bunu çok daha küçük yaşlarda yapmaya başlamaları. Çocuğa bir birey olarak değer vermekle, ona değerli şeyler alarak değerli olduğunu göstermeye çalışmak arasında dağlar kadar fark var ve onlar bunu gayet iyi biliyor.
Evde uygulayabileceğiniz 5 küçük bağımsızlık adımı
- Kaşığı ona bırakın. Küçük porsiyonlar koyun; dökülen yemeği değil, denemeyi önemseyin. Yere bir örtü sermek işinizi kolaylaştırır.
- Sınırlı seçenek sunun. "Ne giymek istersin?" yerine "Mavi mi, kırmızı mı?" diye sorun. Bu hem karar vermeyi öğretir hem de krizleri azaltır.
- Geçişleri önceden haber verin. "10 dakika sonra parktan çıkıyoruz" deyin, 5 dakika kala tekrar hatırlatın. Kum saati ya da zamanlayıcı da işe yarar.
- "Önce… sonra…" dilini kullanın. "Önce ellerimizi yıkayalım, sonra yemek yiyelim." gibi kısa ve tahmin edilebilir cümleler çocuğa güven verir.
- Yardımı geri çekin, şefkati değil. Ayakkabısını kendisi giymeye çalışırken sabırla bekleyin ama yanında olun. Başardığında sonucu değil çabayı övün: "Ne kadar uğraştın!"
Siz ne düşünüyorsunuz?
Farklı kültürlerin çocuklara yaklaşımını gözlemleme şansı bulmuş okuyucularımı Instagram'da @ingiltere_bulteni hesabıma beklerim. Bir sonraki yazı için görüş ve önerilerinizi de paylaşabilirsiniz. Kahve ısmarlamak isteyenler için link aşağıda.
Sevgiler 🌷
Çocuklar için hikâye temelli İngilizce konuşma seanslarımı merak ediyorsanız: Çocuk seanslarını inceleyin.
